Prens ta başta, daha salona girer girmez, Aglayanın kendisini son derece korkuttuğu o Çin Vazosundan elden geldiğince uzağa oturmuştu. İnanılmaz gibi bir şeydi ama, bir gece önce Aglayanın kendisine söylediklerinden sonra, sarsılmaz bir inançla, garip, o derecede de saçma bir önseziyle, ertesi gün o vazoyu kıracağına emin bulunuyordu. Üstelik, ne denli uzak durursa dursun, ne denli bu felaketten kaçınmaya çalışırsa çalışsın bu böyleydi. Yalnız, o akşam zihnini daha başka parlak düşünceler kurcalamıştı. Bunların sözünü ettik daha önce. Böylece, bu önsezisini unuttu. General Yepançin Pavlişçevin adını duyup da kendisini İvan Petroviçin yanına götürünce ise, oturduğu yeri değiştirmiş, bu sefer hemen hemen dirseğinin dibinde, biraz gerisinde bir sütun üzerinde duran büyük ve güzel Çin vazosunun yanındaki koltuğa oturmuştu.

Son sözlerini söyledikten sonra, birden, oturduğu yerden kalkmış, düşünmeksizin kollarını sallayarak, omuzlarını silkmişti. Herkes dehşet içinde, soluğunu tuttu. Vazo, önce yaşlı beyin başına düşüp düşmemekte karar verememiş gibi sallandı, sonra da ters yöne, yerinden dehşet içinde fırlayan ufak-tefek Almana doğru düşerek, büyük bir gürültüyle yerde parçalandı. Gürültü… herkesin dehşet içinde soluğunu tutuşu… halının üzerine yayılan o değerli vazo parçaları… Ah! O sırada Prensin neler duyduğunu anlatmak olanaksız… gereksiz de. [1]

Dostoyevski’nin Budala romanında geçen satırlar, statükoyu temsil eden bir vazo izleğinin etrafında, Prens’le birlikte biz okuyucuların da başını döndürür. Vazonun kırılacağı önseziyle sabittir; Prens’in önsezisine okuyucunun önsezisi de katılır, adım adım beklenmekte olan sona yaklaşılır. Kırılan sadece bir vazo değil, evlilik hayalleridir, umuttur, toplumsal ilişkilerdir vs. Toplum içinde nasıl davranılacağını bilememenin bir tasviri olduğu kadar buna gösterilen tepkiye de bir ima içerir. Her ne ise, olayın gerçekleşmesiyle birlikte ilginç bir şekilde Prens’in önsezisinin gerçekleşmesinden duyduğu rahatlamaya da şahit olur, bu duyguya da eşlik ederiz:

Biraz sonra, gözlerinin önünde herşey genişler, açılır gibi oldu. Dehşet yerine ışık, parlaklık, memnunluk, mutluluk… Soluğu gene kesiliyordu ama, o ân geçmişti… Tanrıya şükür, korktuğu gibi yeni bir nöbet değildi bu. Derin bir soluk alıp çevresine bakındı. [2]

İçinde bulunulan ruh hâlini bir vazo üzerinden yansıtan sahne hayranlık vericidir. O vazo, zihinde büyür büyür ve gelir odağa yerleşir. Aglaya’nın “yaklaşma!” uyarısına rağmen Prens kendini vazonun dibinde bulur. “Yapmamalısın” baskısı makûl düşünmeye engel gibi gözükür. Hatta asıl olanı perdeleyecek kadar. İnsanoğlu ne kadar yaklaşılmaması gereken varsa yaklaşmaya devam eder, hem de yaratıldığından beri. Merakı geçtikten sonra yaşadığı rahatlama da insanın doğasını gözler önüne serer. Sonrasında suçluluk eşlik eder ya da etmez.

Vazolar sanat sahnesinde uzun zamandan beri varlar. Sanat tarihinde türlü şekillerde arz-ı endam ettiler. Memento Mori’lerden natürmortlara, oradan Morandi’nin şişe ve vazolarına, Ai Weiwei’in kırdığı porselenlere kadar pek çok şekilde karşımıza çıktılar. “Ölümü Hatırla” tablolarında içlerine konulan çiçekleri bir vakte kadar yaşatacak suyu taşıyan hazneler olarak, natürmortlarda türlü simgeselliklere bürünerek, modernlerin elinde yeni/yeniden bir bakışı üzerlerinde ışıldatarak varlık kazandılar. Morandi’nin, formlarını öne çıkaracak şekilde sürekli yineleyerek/tekrarlayarak defaatle çizmek suretiyle şişe ve vazolarını içinde yaşadığı çalkantılı yıllara inat, nasıl birer direnç nesnesine dönüştürdüğüne şahit olduk. Çağdaş bir sanatçının elinde ise nesneye yapılan tüm atıflar unufak oldu; yeni bir başlangıç için yıkımdan başlamalı diyen bir söyleme feda edildi Ai Weiwei’nkiler.    

Yaşamın geçiciliğine de, neşesine de, dirence de, yeni bir başlangıca da sembol olabilen vazoların tam ve bütün olanlarından biri, Prens’in elinde parçalanıp dağıldığında ne oldu peki? Parçalardan oluşmuş bütünler vardır. Bir de yekpâre bütünler. Tek bir parçadan oluşan bütün kırıldığında tamiri zordur. Hoş, Japonlar zor olanı başarmış, hatta tamir edileni öncekinden değerli kılma yolunu bulmuşlardı uzun süre önce. Japonya’da doğan bu sanata göre altın, birleştirme ve de tamir görevi üstlenir. Bu işlemlere Kintsugi ve Kintsukuroi adı verilir. Parçalar daha değerli bir malzeme ile bir araya getirilmek suretiyle öncekinden daha değerli hâle gelirler. Altındaki (iki anlamıyla da) felsefe, kırılanı görünmez bir şekilde onarmak değil, görünür kılıp unutmamak belki de. “Olanla ölüme çare bulunmaz” söyleyişine inat, bir başka direnç şekli. Unutmayarak, o kırığın tecrübesini kendine görünür kılarak, hayatına dahil ederek, yüzleşmeni daha da değerli hâle getirmiş olursun böylece. 

Yüzleşme, Prens’in de yaşadığı bir tecrübe idi. Kırıklardan geriye kalan, onun için o tecrübeye nasıl karşılık verildiğiydi. Kırılan vazoya bakıp üzülmedi, onu ardında bıraktı. Onunla birlikte yıkıldı zannedilenleri de, zannedenleri de. Kırıkları için çareyi insanların samimiyetlerinde aradı. Ve asıl “yaklaşmamalısın” uyarısının baskısını üzerinden atmanın, ondan kurtulmanın ferahlığına yaslandı. Rahatlama, beklenenin gerçekleştiğini düşünürsek ermişliğine mi işaretti, yoksa sonuçlarından kaçınmak istemesinin mi bir tezahürüydü? Sonuçlarını düşünmek yerine kendini yiyen korkuyu üzerinden attı. Dememiş miydi, vazonun düşmesinden bir gün önce “Korkudan vazoyu kıracağım…”; e işte beklediği olmuştu. Kırarsa ne olacağına dair merakını gidermişti. 

Resimler sırasıyla;

1. Philippe de Champaigne, Still-Life with a Skull, 1671

2. Vincent van Gogh, Sunflowers, 1888

3. Henri Matisse, Still Life with Blue Tablecloth, 1909

4. Pablo Picasso, Fish and Bottles, Paris, 1908-1909

5. Paul Klee, Still Life with Dice, 1923

6. Giorgio Morandi, Still Life, 1946

7. Giorgio Morandi, Still Life, 1956

8. Giorgio Morandi, Still Life, 1956

9. Ai Weiwei, Dropping a Han Dynasty Urn, 1995.

10. 11.  KintsugiKintsukuroi örnekleri


[1] Fyodor Dostoyevskiy, Budala, çev. Rasin Tınaz, İstanbul: Halk El Sanatları ve Neşriyat-Altın Kalem Klasik Romanlar, 1976, s. 554. (Metinde yer aldığı şekliyle kelime ve imlâ düzenlemelerine sadık kalınmıştır.)

[2] A.g.e., s. 554.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın