Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü’sünde okurken yazılan bir metinden bahsedilir. Bu kitapta yazıldığı için mi okunduğu, okunduğu için mi bir taraftan yazıldığı bilinmeyen eş zamanlı, ya da zamanı aşan bir metinsellik söz konusudur. 

Rüyalarımda bazen buna benzer bir şeyi yaşıyorum. Daha doğrusu yakalıyorum diyelim. Rüya içinde gördüğüm imgeler için, ya da bazen gerçekten rüyanın içine yerleşmiş -konuştuğum ya da okuduğum- metinler için bu oluyor. Bazen birkaç kelimenin birleşimi olarak yeni kelimeler bile icat ediyor zihnim. Uyandığımda yakalamaya çalıştığım ses ve yazı parçacıkları.

“Ol” dedi ve oldu. Kutsal kitaptaki bu söz de bana bu tür bir zaman fikrini hatırlatıyor. Ol dediği için mi oldu, yoksa olmanın kendisinin önüne böyle bir ünleme mi yetişti? Yoksa bu olup bitme bizim zaman sistemimizle açıklanamayacak, öncelik ve sonralık fikrinin ötesindeki bir şey mi?

Kur’an’da, sûreye de adını veren kaleme yemin ediliyor. Bu araca bu şekilde saygı duruşu, metnin kendi kadar o metni zâhir kılan alete de hoş bir güzellemedir. Zira metnin izi, zamanı aşıp mekâna yazıyla iner. Her ne kadar “bâki kalan bir hoş sadâ” denilse de ses ile ünlenen metin, kalemin iziyle bekâ bulur. Bütün bir kitap, defter, kalem kültürünün temeli de bu olsa gerek.

Kaynağını hatırlayamadığım bir yerde şöyle bir açıklama duymuştum: Metnin sesli okunması durumu, tarihsel olarak yazının icâdından hayli sonra gerçekleşmiş. Durum gerçekte böyle değilse bile bu süreçlerin birbirinden bu şekilde ayrılması ya da uzun süre ayrı kalmış olması ihtimali gerçekten zihni ve muhayyileyi gıdıklıyor. Sesin metne dönüştürülmesi tarihsel olarak çok daha beklendik bir süreç. Ancak eğer öyle ise neden bütün kadim metinler “Kitap” adı altında anılıp o şekilde çerçeveleniyor?

Bütün bu büyük büyük tartışmalar masamdaki sıra sıra kutuları dolduran, ne kadar eşe dosta, fakir fukaraya dağıtsam da azalmayıp tam tersine neredeyse kendi kendine çoğalan kalemlere bakınca şekillendi. Ve tabii artık bütün bir dolap rafını dolduran, yarısı dolu yarısı boş defterleri de bu listeye ekleyebilirim. Boş bir defter; potansiyel bir yazı ve desen -hadi genel olarak izler diyelim- bırakma mecrası olarak kim için cazip değil ki? Belki de ‘Ol’uverecek, ya da çoktan ‘Ol’muş izlerin zemini böyle ‘Ol’uşur. Kalemler “tükenmez”, kağıtlar bitmez, kâh kitap, kâh defter olarak bu “Oluş” patlamasının lavları olarak dünya üzerine böyle serpilmiş, böyle çoğalmıştır. Denizler mürekkep olmuştur da daha nice kitap olası defterlerle, yazı yazası kalemlerle buluşamamıştır sanki.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın