Gurur ve şefkat arasındaki bağı yeniden düşündüm Ensar Altay’ın kurmaca film sürükleyiciliğine sahip yeni belgeseli Kodokushi’yi izlerken. Filmin ismi, Japonya’da giderek artan “yalnız başına ölüm” olgusuna karşılık geliyor.

90’ların başlarında yayımlanan Modernizmin Evsizliği Ailenin Gerekliliği başlıklı kitabımda Allahabadlı Ekber’in şu mısralarına yer vermiştim:

“Uygar olana lanettir ev

Otellerde yaşarlar daima

Ve ölürler hemşirelerin kollarında…”

Yok, son yıllarda otellerde değil evlerinde ölüyorlar insanlar ve yapayalnız… Kodokushi belgeseli de Japonya’da giderek ağırlığını hissettiren bu olguyu ele alıyor. Belgeselde gördüğümüz kadarıyla, daracık evlerinde yapayalnız ölen insanların hepsi erkek. Bu ölümleri bunca dramatik kılan sebepleri ortadan kaldırmak üzere koşuşturan derneğin en faal üyeleri ise kadınlar. (Beri taraftan, Avrupa sinemasında son on yılda çekilen iki önemli filmde, Aşk (Haneke, Amour, 2012)’ta ve Yanardağ (Rúnar Rúnarsson, Volcano, 2011)’da yalnız yaşlı çiftlerden kadın olan, acılı bir şekilde yatağa düşüyor ve her iki filmde de hasta kadına hâlâ âşık olduğu görülen erkek, onu acılardan kurtarmak için boğarak öldürüyor.)

“Muramutsu niye açmamış ki penceresini?” Evlerde yapayalnız ölüp de aylarca öylece unutulmanın sebeplerini ortadan kaldırmaya çalışan derneğin üyeleri sitede, kapı önlerindeki gazeteleri, faturaları inceleyerek geziniyorlar.

Şaşırtıcı ve dramatik film etkisi uyandıran bir belgesel Kodokushi; insanların mahrem konularda bir hayli ketum olduğu Japonya’da çekilmiş. Yapayalnız öldüğünüzde, mahremiyetiniz de bir yere kadar korunabiliyor işte! “Temizlik Ekibi” yalnız başına öldükten çok sonra cesetleri bulunan insanların evlerinde aylar sonra temizlik ve tasfiye işlemlerini gerçekleştiren grubun adı. Ekip üyeleri kutu kutu evraklar, albümler, çocukluktan beri saklanılan özel eşyalar, giysiler ve daha birçok şeyi tasnif edip torba ve kutulara dolduruyorlar. Kişi kendini ne kadar yalnızlaştırmış olsun ki hayatının özeti gibi duran bir küçük kutu bile elde bulunan biricik adresin eşiğinden geri çevrilsin… Başarı, meslek ve parayla özdeşleştiğinde kişi, hayattaki güvenceleri konusunda bu telkine kendini bıraktığında, kat kat yalnızlıklar oluşurmuş etrafında; sosyal biri olsa bile… Yüzyıldan fazla bir zamandır övülen Japon modernleşmesi, her şeye rağmen sürdürülmesi pahalıya mal olan bir hamle.

*

Birçok açıdan 90’lar bir dönüm noktası hâlinde yaşandı. Doğrusu aile kurumu üzerine yeniden düşünme sorumluluğunu getiriyordu toplumsal gidişat. Sağlıklı ve imanlı nesiller yetiştirmekten hep söz edilir de sosyo-mekânsal öngörü ve hazırlıkların yoksunluğunda bu nasıl mümkün olacak? Evler, eski evler olmayınca ne sokaklar ne de kamusal alan şefkat ve duygudaşlığı hissettiriyor muhtaç kalana. Evler çeşitli imkânlarından yoksunlaştıkça kadınlar ve erkekler de özel alan ilişkileri konusunda önceki kuşaklardan farklı beklentilere sahip olmaya başlıyorlar. Bir tarafta ayrımcılığa karşı yaptırımlarla ilerleyen süreç, başka bir yandan dezavantajlı kesimleri kıyılara köşelere itiyor. “Dezavantaj”ı ise bu durumda sırf maddi sebepler oluşturmuyor. 

Astronotu andıran giysileriyle dua eşliğinde içeriye giriyorlar ekip üyeleri. Bir hayattan geriye kalan her şeyin, apaçık ortada ve ulaşılır oluşu hüzün verici. İşte çaydanlık, kim bilir ne çok kullanıldı zarif jestlerle ilerleyen çay serenomilerinde. Ve işte orada, talihsiz adamın ölü olarak bulunduğu zemin, neredeyse böceklerin oluşturduğu hareketlilikte kendini belli ediyor! Neden koltuğunda veya yatağında değil de mutfak tezgâhına yakın bir yerde öldü yaşlı adam? Ha, “yaşlı” göreceli bir sıfattır Japonya’da; çoğu insan için hayat, emeklilikle birlikte, yetmişinde ve bir kutlama havasında başlar. Böyle bir başlangıcı garantilemek için sürdürülen ölesiye çaba ise koparır aile fertlerini birbirinden; öyle ki ölümün haberi karşısında kılı bile kıpırdamaz bir zamanlar sevmiş, sevilmiş olanın. Son dönemlerde kent burjuvalarına özgü minimalist yaşam, sırt çantasına yüklenen bir varlıkla özetleniyor, gelgelelim o sırt çantasıyla yollara düşmek de bankaya bir hesap yüklemiş olmayı gerektirirdi. Temizlik ekibinden Norihito’nun, türlü hâllerine şahit olduğu bir yazgıdan kurtulma çabasını izliyoruz film boyunca. İnsan hangi sınırdan sonra gecikmiş olur? 

Eşyalar başıbozuk bir vaziyet içinde görünüyor, yukarı kata çıkaran seyyar merdivenin arkasında kurumak üzere asılmış görünen bir pantolon var. Küçük bir odadan ibaret olmalı giriş katı. Yalnızlık bir tür kafa tutmaktır da dünyanın doğduğumuzdan itibaren bize dayattığı kalıplara; fakat işte, nasıl da burkuyor içimizi bu odada ölen adamın cevapsız kalan beklentilerinin düşüncesi… Demek orada ölmüş, demek iki ay kadar önce bir gecenin sonunda –şimdi kurtçukların gezindiği- şu zeminde vermiş son nefesini ve cesedi onca zaman orada öyle beklemiş… Yalnız ve güçsüz bir hayattan geriye kalan açık bırakılmış bir elektrik ocağı ve bir ambalaj yığını. O kâğıt para, halıya hangi güçlü zamkla yedirildi? Boş ajanda, bizi kendi ajandalarımızın düşüncesine götürür. Kim emin olabilir ki son nefesini işte bu şekilde vermeyeceğine… Ne de kerli ferli bir beyefendiymiş merhum… Albümdeki şirin çocuklar torunları mıdır? Geriye kalan en özel eşyalar, gözlükler, fotoğraflar kucakta taşınabilir bir kutuya sığabilirmiş demek! Fakat işte muhtemelen fotoğraftaki şirin çocukların annesi, kutudaki hiçbir şeyi eve sokmak istemediğini bildirdi temizlik şirketinin çalışanına. Neler yaşadılar, Allah’ım, beraber sevilen çocukların gülüşlerinin, nihayet ölümün bile yok edemediği o nefret ve yabancılaşma nasıl oluştu?

Bu yalnızlığın karşısına Norihito’nun anne ve babasıyla paylaştığı aile ortamını, mutfakta yemek pişiren bir kadını, felçli bir adamı, sıcak yemeğin getirdiği olumlu hisleri yansıtan bir sofrayı çıkarıyor yönetmen. “Peki,” diye soruyor annesi Norihito’ya, “kardeşin de yok, ne olacak hâlin bizden sonra” ve tembih ediyor, eş ararken internet sitelerinden uzak durması için. Kim bilecek; kim, hangi sebeple anlamaya çalışacak onun yalnızlığını çekilmez kılan düşünceleri?

Kapıda bekleyen gazeteleri koklarken yüreği ağzında olmak… Nerede yakalayacak ölüm, ölümümüz… Nereye kadar tedbirli olabilir ki yazgı karşısında insan? İşte, gelenekleriyle modernleşmişti Japonlar ve hemen örgütlenebiliyorlar da… Sitede ilk yalnız ölüm 2001’de yaşanır. Dernek de o tarihten sonra faaliyete başlıyor. “Pencereyi açmak demek, aynı zamanda ben daha ölmedim, hâlâ yaşıyorum demek.” Sosyalleşme, kafeler, sohbet, yalnız yaşlanmayı öğrenme sertifikaları… Soğuk mevsimlerin başlangıcına inanalım, diyordu Füruğ. Fakat hayat devam ediyor, yaşlı kadın kutucuklar misali dizilmiş konutların birinin balkonundaki güzelim çiçeklerini sulamaktan geri durmuyor hastalıklarını öne sürerek. Yetmiş yaş nedir ki zaten, Sendai’de tanıştığım yetmişini yeni bitirmiş Junko Omori Hanımefendi, yepyeni bir hayata başlamanın neşesi içinde mihmandarlık etmişti bana Tokyo günlerinde. Belgeseldeki -kaç yaşında olduğunu tahmin edemediğim- yaşlı kadın da, son âna kadar hayatiyetini korumakla sevgi göstermenin arasındaki bağı öğretiyor işte! Yalnız Ölümle Mücadele Derneği’nden arkadaşlarıyla, sitedeki yaşlılarla birlikte Sakura Festivali’nde dans etmeye hazırlanıyor.

2014 yılında bir ay kadar kaldığım Japonya’da gezinirken kadın ve erkekleri iş ve aile hayatı arasında bir seçim yapmaya zorlayan şartlar dikkatimi çekmişti. İş bulmak kolay olmayınca bırakmak da kolayca gerçekleşmiyor. Japon Türkiyat araştırmaları uzmanı Fumiko Sawae, 1960-1990 yılları arasında insanların işlerini özel hayatlarına tercih ettiklerini, böylelikle “babalarını evde göremeyen” bir kuşak oluştuğunu, bu kuşağın ise yaşananlardan ders çıkarıp evlenerek çoluk çocuğa karışmayı tercih ettiğini anlatmıştı. Ressam Masako Utsimi’den, babasını hiç göremeden geçirdiği çocukluk anılarını dinlemiştim. Öyle ki bir pazar günü kahvaltıda karşılaştıklarında masada oturan adamın kim olduğunu sormuş annesine. Evde ara sıra gördüğü yorgun adam niye bir “baba” tutumu sergileyemiyordu? O kuşağın çocukları bir baba modelinden eksik kaldılar. Dönülecek bir aile bulamayan erkekler ise yalnız başlarına yaşlandılar. Sosyal cinsiyet baskıları kapitalizmin bu evresinde kadınları ve erkekleri her şeye rağmen başarıya zorlayan bir sistem oluşturdu. Aile bütçesi açısından kadının işinden ayrılması hemen her zaman daha mantıklı geldiği için çocuklar annelerinin yanında kaldılar hep. Kodokushi belgeseli de bu sürecin sert sonuçlarını konu alıyor işte!

Cesur, soğukkanlı, ürpertici ama yine de yapıcı ve harekete geçmeye zorlayan bir dile sahip bir belgesel Kodokushi. Japonya’da kendini gösteren olgu, “onlara has” denilip de geçilemeyecek ölçüde açık seçik gösteriyor sebeplerini. 2021’in akılda kalan yapımlarından The Father’ın 80 yaşındaki kahramanı Anthony, huzurevine gitmeye karşı koymasının sebebini bir yerde şöyle anlatır: “Bütün mesele evle ilgiliydi. Benim kafamı yaslayacağım hiçbir yer yok artık.” Kızının artık uzaklarda olduğunu anlayan yaşlı adamın zihni umutsuzca annesine sıçrıyor ve bebekleşiyor o zaman. Onu bakımevinden evine ancak annesi götürebilir. Bir yerde durmak ve sağlam değerleri slogan olarak öne sürmekten öte bir derinlikte düşünmek gerekiyor.

*Film, sinematografi oskarı kabul edilen Camerimage 2021 festivalinin finalinde büyük ödül Golden Frog’a aday gösterildi.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın