René Magritte’in 1929 tarihli, Los Angeles County Museum of Art koleksiyonunun bir parçası olan La trahison des images (60×80) [İmgelerin İhaneti] resmi, dilbilimcilerini de sanat düşünürleri kadar derinden etkilemiş bir eserdir. Eserleri hakkında “gizem”e yaptığı vurgunun hakkını verircesine hâlâ hakkında yazılıp çizilmeye, üzerine konuşulmaya devam etmektedir. 1966 tarihinde Michel Foucault’ya yazdığı mektubunda gizemden ne anladığının ipucunu yakalarız: “Oysa görülemeyene görünenden daha fazla önem vermek ya da bunun tersini yapmak için gerek yok. Önemini ‘kaybetmeyen’, görülen ve görülemeyenin gerçekte çağrıştırdığı ve belki de gizemi çağrıştıran düzen içinde ‘şeyler’i birleştiren düşüncenin ilkece çağrıştırabileceği gizemdir.” [1]

Albert Einstein (1879-1955) ve René Magritte (1898-1967) aynı dönemde yaşamış iki isim. 20. yüzyılın ilk yarısı, pekçok bilim adamı, filozof ve sanatçının birbirlerinden haberdar oldukları, etkilendikleri ve paslaştıkları münbit bir dönem. İki dünya savaşı aralığı olmasının getirdiği çalkantılara da sahne; dönemin ruhunun her alanda etkisinin görülmesi de cabası. Bu dönemi mercek altına alan bir kitap olan Einstein Meets Magritte: An Interdisciplinary Reflection, 1995 baharında Brüksel’de gerçekleşen disiplinlerarası bir konferansın kitaplaşmış hâli. Düzenlenen konferans, dönemin ikonu olan iki ismi odağa yerleştirerek gerçeğin doğası üzerine en derin ve zamansız soruları sormak ister. Aralarında geçen bir konuşma şu şekilde aktarılır:

“‘Aslında bilim artık hiçbir şey bilmediğini belirtiyor.’ ‘Doğru,’ dedi Albert, ‘Hakikat basit bir kavram değildir ve bilim tarihinin yüzyıllar boyunca yanlış hipotezlere ne sıklıkla inandığını açıkça ortaya koyduğuna inanıyorum.’ ‘İyi bir şey,’ diye yanıtladı René, ‘Her şey ancak bu sürekli şüphe ile ortaya çıkan hareketin bir sonucu olabilir.’” [2]

Konferansın açılış performansı olarak gerçekleştirilen kısa oyunda Einstein ve Magritte’i buluşturan odak, insanlığı bir daha aynı olmayacak bir dünyaya uyandıran gelişmelerin nereye gideceğine dair merakları ve sıradanın asla sıradan olmadığına dair gördükleridir. Kurgu karakterlerden Tersichore’a şöyle söyletilir:

“Buraya kadar geldiklerinde, ortak keşiflerinin ortak bir kalıptan ne kadar ilham aldığını fark edeceklerdi; Magritte’in, gözlemciyi kendisine ifşa edilen her gerçeklikten şüphe etmeye davet eden kanvasları. Yaratışlarının her biri, aslında başka bir şey olduğu ve hatta birçok farklı şeyin aynı anda olduğu fikrini taşır. Bu şekilde nesne, yanında olabilecek tüm diğer nesnelerin olasılığını da beraberinde getirir. Bu potansiyellerin bazıları gözlemci ile etkileşimde gerçekleşir ancak sonuçta hangi potansiyellerin gerçekleşeceğine gözlemci ve nesne arasındaki etkileşim yoluyla karar verilir.” [3]

Yapılan tespitler Magritte’i daha yakından tanımamız için önemlidir. Yeni bilimsel buluşlar nasıl bildiğimizi sandığımız hakikatleri yeniden gözden geçirmemize sebep olduysa aynı görüşten yola çıkan Magritte de sanat üzerinden bu düşünüş biçimini devam ettirir. Dünyaya bakışın değiştiği böyle bir dönemin etkisini doğrudan üzerinde gördüğümüz bir ressam olan Magritte’nin ‘şüphe’ye yaptığı vurgunun kaynağını anlamamız açısından yaşadığı dönemi bilmek önemli. Ayrıca anlatılanlara göre “kendisine sanatçı denmesinden hoşlanmıyor ve resim aracılığıyla iletişimde bulunan bir düşünür olarak görülmesini tercih ediyordu.” [4] Kendisini düşünür olarak tanımlamasının yanısıra bazı düşünürleri de özellikle önemsediğini biliyoruz. Platon, Hegel, Heidegger, Sartre, Merleau-Ponty, Wittgenstein ve Foucault, takip ettiklerinden birkaçıydı.

Foucault ile ilişkisinde, Kelimeler ve Şeyler’i okuduktan sonra aynı isimli serisine başladığını, Foucault’nun ise onun Bu Bir Pipo Değildir tablosu üzerine aynı isimli kitabını kaleme aldığını görürüz. Bu kitabın önsözünü kaleme alan James Harkness, ikisini birleştiren şeyin görsel tutarsızlıklara olan tutkuları olduğunu söyler. Birbirine uymayan şeyler arasında bağ kurma ve bunun düzeni parçalayıcı gücü ile heterotopyaların alt üst ediciliğini onaylamalarında birleştiklerine dair izlenimini paylaşır. Ona göre sözcüklerin şeylerle karışmalarına ikisinin de itirazı vardır. [5] Karışıklığın kendisine dikkat çekmek üzere değil de sanki neye güvendiğimiz üzerine bir sorgulamayı esasa yerleştirmiş gibidirler.

Magritte sanat akımları içerisinde sürrealistlerle birlikte anılır. Eserleri gerçeküstücü bir tarzda olsa da onun eserleri diğerlerinden farklıdır. Şöyle ki sürrealistler bilinç hâlinin bizi getirdiği yerin farkında, bilinçdışına eğilirler; gerçeklikle irtibatlarını kopartmak için rüyalardan, hipnozdan ve uyuşturucunun etkisinden medet umarlar. Kendisi de bir gerçeküstücü ressam olan Max Ernst “Gerçeküstücülük Nedir” yazısında yer alan tanımıyla: “ ‘Gerçeklikler’ olarak kabul edilen şeyler arasındaki kurucu ilişkileri deviren Gerçeküstücülük, böylece zamanımızın bilinç ve vicdanındaki genel krizi hızlandırmaktaki rolünü kaçınılmaz olarak oynamıştır” [6] tespitini yapar ve üretimlerini “iki (ya da daha çok) sözde oldukça uyumsuz öğenin uyuşmaz bir bağlamda kesişmesi” [7] diye tanımlar. Oysa ki Magritte, eserlerinin gerçekliği sorgulamasını ister, bozmasını değil. Bilinçdışına yönelmez. Gerçeklik algımızı sorgulamak için uyanık olunmalıdır. “Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler” [8] John Berger’in Magritte için tespiti bu yöndedir. İmgeler madem ihanet ederler, bu ihanete karşı güven üzerine yeniden düşünmek ister gibidir. Çünkü güven duyduklarımızın yitip gitmesi sonucu bizde kalan ihanet duygusudur. Resim düzlemindeki gerçekliği sorgulayış biçimi aynı zamanda yaşadığımız dünyanın gerçekliğini sorguyla da paslaşır. Tanıdık işaret sistemlerinin mantığını söker. Görüntü ve dil birbirinin altını oyarak temsili tamamen ortadan kaldırmaya yönelirler. “Bu bir pipo değildir.” şeklindeki basit bir cümle, bir pipo resminin altına yazılarak resme dair tüm bilindik algımızı alt üst eder. Belli ilişkilendirmelere odaklanmamız, sonsuz ilişkiler sistemini kapatır. Dilin ve imgenin gerçeklikle ilişkisinde Michel Foucault da böyle düşünür:

“Dilin resimle olan bağlantısı sonsuz bir ilişkidir. Bunun nedeni sözün yetersizliği ve görünenin karşısında kapatmaya boşuna uğraşacağı bir açığının olması değildir. Bunlar birbirine indirgenemez niteliktedir: gördüğümüz şeyleri istediğimiz kadar anlatalım, görünen şey hiçbir zaman söylenen şeyin içine sığmaz ve söylenmekte olan şey imgeler, eğretilemeler, kıyaslamalar aracılığıyla istendiği kadar gösterilmeye çalışılsın, bunların ışıklarını saçtıkları yer gözlerin gördüğü değil de sentaksın ardışıklığının tanımlandığı yerdir.” [9]

Sonuçta Magritte’e göre anlaşılamazlık sadece resimlere dair değildi, bildiğimizi düşündüğümüz dünyayı da anlamayabiliyorduk. Demek ki adlandırma artık var-olanı görünür kılmaya yeten bir şey olmaktan çıkmıştı. Resmin dizgesi onu anlamlı kılandı; tam da yukarıda Foucault’ nun değindiği şekliyle bir anlamda sentaksın ardışıklığının tanımlandığı yere benzer. Ve bu ardışıklık bir anlamda dünyayı tanımlayana dönüşür. Yani artık kelimeler ve şeyler arasında doğrudan bir mütekabiliyet ilişkisi yoktur, referans ilişkisi de yoktur. Resme dahil olan “bu”, referans ilişkilerini sorun etmek üzere oradadır. İmgelerin İhaneti tablosundaki “bu”dan kastın ne olabileceği Foucault kadar dilbilimcilerini de düşündürdü demiştik. “Bu” işaretinin ne anlama gelebileceğine dair Anthony Wilden’in alternatif yorumlarına dilbilimci Daniel Chandler kitabında yer verir:

• bu [pipo] bir pipo değil;

• bu [bir piponun görüntüsü] bir pipo değildir;

• bu [resim] bir pipo değildir;

• bu [cümle] bir pipo değildir;

• [bu] bu bir pipo değil;

• [bu] bir pipo değil. (Wilden 1987, 245) [10]

Basit bir cümlenin karmaşıklığı hele ki tablo sathında resimsel bir öğe deyip işin içinden çıkmak varken derinleşir. Bahsettiği gizem buralarda bir yerlerdedir. Daha önce düşünülmemiş olanı buyur eder. Belki de gerçekliğe sadık kalmanın nasıl da hakikate sahip olma zannını içerdiğinin farkına varan resimlerdir bunlar. Hayal gücünü serbest bırakır. Güveni parçalamak için değil, tazelemek için de değil, neye güveneceğini sorgulamak adına biteviye dener.


[1] Michel Foucault, Bu Bir Pipo Değildir, çev. Selahattin Hilav, İstanbul: YKY, 2002, s. 57.

[2] Diederik Aerts, Jan Broekaert and Ernest Mathijs (ed.), Einstein Meets Magritte: An Interdisciplinary Reflection, Vrije Universiteit, Brüssel,1999, s.viii.

[3] Diederik Aerts vd, Einstein Meets Magritte: The Scholar, Terpsichore and the Barfly, s.7.

[4] James Harkness, “Önsöz”, Bu Bir Pipo Değildir, çev. Selahattin Hilav, İstanbul: YKY, 2002, s. 8.

[5] A.g.e., s. 10-11.

[6] Max Ernst, Sanat Kuramı, çev. Sabri Gürses, İstanbul: Küre Yayınları, 2011, s. 530.

[7] Ernst, a.g.e., s. 529.

[8] John Berger, Görme Biçimleri, çev. Yurdanur Salman, İstanbul: Metis Yayınları, 2009, s. 7-8.

[9] Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi, 1994, s.34-35.

[10] Wilden’den aktaran Daniel Chandler, Semiotics: The Basics, 3. ed, NY: Routledge, 2018, s. 83.

“• this [pipe] is not a pipe;

• this [image of a pipe] is not a pipe;

• this [painting] is not a pipe;

• this [sentence] is not a pipe;

• [this] this is not a pipe;

• [this] is not a pipe.”


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın