Bir oyun sahası düşünün. Hatta sahne bile denebilir. Dışarıdan kuralsız gibi görünen ama kendi içinde belli kurallara sahip bir sahne. Wittgenstein’ın bahsettiği o zamansal ve mekânsal bir olguya karşılık gelen dilin oyun teorisi gibi. Adların işaretlerle sembolleştiği, sokakta ve yaşanılarak kazanılan bir anlamlandırma faaliyeti, bir varoluş problemi: grafiti.

Doğum yeri Philadelphia. Amerika’da bir Yunan postacının (Taki 183), gittiği yerlere kendi seçtiği kod adını yazmasıyla ortaya çıktığı söylenir. Daha eskiden birkaç örnek vermek gerekirse Pompei’in antik mezarlarındaki, Eski Mısır ve Roma’daki duvar yazılarına kadar da geri götürülebilir. Günümüzdeki anlamıyla Amerikan rüyasının sorgulandığı bir dönemde New York’ta yaşayan azınlık Afrika ve Hispanik kökenli gençlerin protest bir tavırla ‘Ben de buradayım’ deme ve kendilerini ifade etme ihtiyacının sokakta bulan yankısı. Dj’lik, Break dans ve rap gibi Hip Hop kültürünün bir parçası. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’yı ikiye bölen Duvar’ın protestocular tarafından bir ucundan diğer ucuna boyanmasıyla başlayan isyan ve başkaldırının sembolü: Korku, adrenalin ve tatmin karışımı bir duyguyla dünyanın geri kalanını alt etme isteği.

Sanat Sever mi Anonimliği?

Grafiti, writer’ların daha çok gece oynayabildikleri bir oyun. Çünkü yasadışı. Çoğu yerde hâlâ bir vandallık göstergesi. Ve hâlâ milyonlar harcanıyor temizlenmeleri için. Adı üstünde, bombalama. Her yönüyle yıkıcı. Belki de bu yüzden daha çok erkek işi. Birkaç güne ortadan kalkacağını bile bile bu yapboz işine girişme. Hatta kalıcılığın karşısında yer alma pahasına ve yaptığının bir fotoğraf karesine muhtaçlığının farkında… O yüzden her ne kadar çağdaş kent sanatı, sokak sanatı, kentsel sanat, sprey boya sanatçıları, post-grafiti, eko-grafiti gibi ifadeler kullanılsa da, bir alt kültür ifadesi grafitinin gerçek anlamı sanatın kıyısında. Onun dışına taştığında ise zaten başka bir adın matufu durumunda. Çoğun grafiticinin de dile getirdiği gibi estetik diye bir dertleri yok zira.

Sokak sanatçılarıyla da anlaşamazlar. Tek istedikleri tag’lerini gizlice, karanlıkta ve cazibesine kapıldıkları duvarlara çabucak püskürtmek, isimlerini şehrin kendinin addettikleri köşelerine kazımak: Arthur Rimbaud’nun Mısır’daki Luksor Tapınağı’na yazdığı, günümüzde de birçok kişinin yaptığı gibi “Ben de buradaydım.” diyebilmek ve etraftaki çoğu işaretten, panodan, reklâmdan müşteki, kendine ait bir iz bırakmak.

Sokaklar, daha özelde de duvarlar grafitinin cansuyu. Ve zamanın akışının da en iyi seyir yerleri. Her türlü değişimin en canlı şahitleri. Geçmiş, şimdi ve gelecek içiçe. Hem sloganların birbiriyle karşılaşması ve çarpışması anlamında politik bir zemin, hem âşıkların içini döktüğü bir mahremiyet alanı, hem âdeta farklı farklı afişlerin üstüste tabakalaştırdığı antik bir yapı ve sanki içinde barındırdığı sembollerle bir sosyal paylaşım ağı: her kesimden yazıların ve karalamaların yer aldığı bir işlerlik mekânı.

Ehlileştiremediklerimizden misiniz?

Grafiti’nin kendine ait bir literatürü, ticari bir sektörü, ayrıca benimsediği giyim ve bir hayat tarzı da var. Birçok iktidarsa tüm bu kendi içinde kapalı sistemi namı diğer “vandal grafitileri”, soylulaştırma projesine dahil edip toptancı bir yasaklamanın işe yaramadığı noktada ehlileştirerek, grafiti alanları belirleyip yasallaştırarak hakkından gelme peşinde. Şehrin kararlaştırılmış bölgelerine tescilli grafiticiler görevlendirilmesini öngörerek üstelik.

Bu savaşı kim kazanır veya kaybeder sizce? Yoksa zaten baştan kaybedilen bir savaşın yenilen pehlivanları mı grafiticiler? Yönetmen David Lynch’ın şikâyet ettiği gibi dünyayı büyük ölçüde mahvetti ve mahvetmeye de devam mı ediyorlar sahiden? Grafiti neyin yerini almıştı ve yerini neye bırakacak acaba? Kendi ortaya çıkış öyküsünün tersi yönünde, ruhunun zıddına kürek çekmeye devam mı edecek?


Bir yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  1. Geri bildirim: Aşk mı? – zift
Arkadaşlarınızla paylaşın