
Vatikan’a Meteor Düşerse…
13 Ekim 2026Vatikan’ın hamlesi, bir noktada belirsizliğini korusa da giderek daha düşündürücü, hatta kreatif bir hâl alıyor. Kilise, sanat etkinliklerinin, bienallerin ve Documenta’nın yıllardır sırtlandıklarıı politik ve sanatsal bir riski devralıyor. Ancak bunu bambaşka bir ontolojik zeminden üstlenmek istediği çok açık. İKSV gibi çoğu kurum bir vakıf, Manifesta göçebe bir bienal, Documenta ise beş yılda bir Kassel’de kurulan, küresel kültür-sanat ortamının en güçlü vizyoner motor sergilerinden biri. Bunların hepsi eleştirilebilir, kilitlenebilir, yıldızlaşıp sönebilir, ertelenebilir, gündemden düşebilir ya da bütünüyle kapanabilir; Vatikan ise iki bin yıllık evrensel ve kesintisiz bir otorite olma iddiasında. Aynı temaları (savaş, sürgün, göç, ev, beden, gözetim, denetim, teknoloji, veri madenciliği, cinsiyet vb.) konuşmakla, bunları “aynı yerden” konuşmak arasında takdir edersiniz ki devasa bir uçurum var. Bu uçurum, sanatın doğasına ters düşebilecek tanıdık bir yapısal kriz riskini de beraberinde getiriyor: Bu da konuya tâbi olan imgenin kendisini ağırlayan kurumun mutlak sesine kayıtsız şartsız karışıp erimesi ve kendi özerk sesini yitirmesidir. Kurumsal eleştiri tarihinde bu durum, denklemin bir sorunsalı olarak hep var olagelmiştir.
Sanatın her zaman derinlemesine jeopolitik güce haiz bembeyaz bir pasaportu olmuştur. Vatikan’ın Trienal’i, yapay zekâ sonrası çağda bu pasaporta sanat pratiği üzerinden yeniden mühür vurma arzusunu pek de gizlemiyor. Kamuoyunda yapay zekâ jeopolitiğinin üç kutuplu olduğu sıklıkla varsayılır: Washington daha çok hız, ölçek ve piyasa dinamikleri üzerinden konuşuyor. Kapsamlı ve merkezi bir federal regülasyondan ziyade, özel şirket laboratuvarlarının ve teknoloji CEO’larının temposuna -hatta kişisel yaşam tarzlarına ve fütüristik kaprislerine- yaslanıyor. Brüksel, AI Act (Yapay Zekâ Yasası) ile ihtiyatı ve risk temelli düzenlemeyi kurumsallaştırarak Avrupa Birliği’nin tavizsiz bir norm koyucu olacağının işaretini vermişti. Ancak Temmuz 2026’da yürürlüğe giren “Dijital Omnibus” ile yüksek riskli sistemlere ilişkin yükümlülüklerin büyük kısmı Aralık 2027’ye ertelendi. Yapay zekâ üretimi içeriklerin işaretlenmesini (watermark) öngören şeffaflık hükümleri ise 2 Ağustos’ta yürürlüğe girdi. Pekin ise algoritma kaydını, içerik denetimini ve platform gözetimini devletin kesintisiz kontrol alanına çoktan perçinledi. Yapay zekâ içeriklerine etiket zorunluluğu Çin’de Eylül 2025’ten beri yürürlükte. Hatta Pekin, Vatikan’dan önce davranarak toplumsal ahlâk normlarına dair hassasiyetleri stratejik biçimde değerlendirdi ve yapay zekâyla kurulan duygusal bağımlılık ilişkisine karşı harekete geçti. Nisan 2026’da yayımlanan ve 15 Temmuz’da yürürlüğe giren kurallar, yapay zekâ tabanlı arkadaşlık uygulamalarının ve modellerinin duygusal bağımlılık üretmesini yasakladı ve kullanıcıların düzenli olarak uyarılmasını zorunlu kıldı. Böylece Çin’in sektörün başat “kırmızı/kızıl” gücü konumundaki merkezi aktör algısı da pekişmiş durumda. Vatikan’ın ne kıymetli madeni ne bir yarı iletken çipi ne bir teknoloji pazarı ne de doğrudan bir yaptırım gücü var. Fakat belki de bundan ötürü, biraz eğreti dursa da bagajında klasik ağır sorular taşıyor. “Bu yeni dünyada en büyük oyunu kim kazanacak?” sorusunun yanına “Kazanmak insanı neye dönüştürecek?” ve “Kazananları kim evcilleştirecek, onları ahlâki bir ufka kim çağıracak?” sorularını da iliştirmeye çalışıyor. Magnifica Humanitas ansikliğinin anahtar kelimesi bu nedenle “silahsızlandırmak” olarak düşünülmüş: Yapay zekâyı jeopolitik ve ticari silahlanma yarışının mantığından bütünüyle çıkarabilmek.
XIV. Leo’nun tarihin ilk Amerikalı papası olması bu itirazı daha da keskinleştiriyor (ki Paolo Sorrentino bunu The Young Pope dizisinde öngörmüş, kurgusal papasını ilk Amerikalı papa olarak tartışmaya açmıştı.) Papa, kendi ülkesinin teknolojik hegemonyasına ve müphem yapay zekâ politikalarına karşı, piyasa dışı bir ahlâki otorite iddiasıyla sesleniyor. Anthropic’in kurucu ortaklarından Christopher Olah’ın, ansikliğin Vatikan’daki takdiminde konuşmacı olarak yer alması, tartışmanın teolojinin yanı sıra teknik ve politik bir müzakere zeminine taşındığını gösterir mi? Açıkçası, biraz öyle… Anthropic’in Ağustos 2026’da Claude tabanlı metinlere görünmez, kriptografik bir filigran entegre etmeye başlaması, bu regülasyon ve doğrulama politikalarının dolaylı bir uzantısı gibi algılandı. Avrupa Birliği şeffaflık yönergelerine uyum kapsamında atılan bu adımda şirket, söz konusu işaretlemenin metin içi müdahalelere dirençli olsa da mutlak anlamda silinmez olmadığını; ancak metnin üretim sürecinde algoritmik bir temasın varlığını kanıtlayabileceğini beyan ediyor. Ekim 2026 itibarıyla diğer büyük dil modeli sağlayıcılarının da benzer protokollere yönelmesi, bu pratiğin eninde sonunda endüstri standardı hâline geleceğini gösteriyor. Eşzamanlı olarak, akademik, bilimsel veya kültürel fırsatçıların, intihale meyilli yazarların ve kurumların korkulu rüyası olan Turnitin gibi denetim mekanizmaları da sistemlerine daha gelişmiş yapay zekâ tespit modülleri entegre etti. Buna mukabil, ZeroGPT ve türevi karşı teknolojiler mevcut medya ekosisteminde “tespit ve gizleme” arasındaki diyalektiği derinleştiriyor.
Ne var ki, Vatikan’ın son iki aydır dolaşıma soktuğu metinler ve beyanatlar söylemsel düzeyde tuhaf bir çelişkiye işaret etmekte. Vatikan’ın bizzat eleştirdiği yapay zekâ tahakkümünün nesnesi hâline gelmiş olabileceği yönündeki kuşkular, kulağa bir komplo teorisi gibi gelse de giderek kuvvetleniyor. Spekülatif bir kehanette bulunmak niyetinde değilim. Ancak söz konusu ansikliğin ve yeni dönem kurumsal metinlerinin, ilerleyen süreçte “inorganik” bir yapıda olduğunun -yani yapay zekâ çıktısı olabileceğinin- kanıtlanması ihtimali pek de uzak görünmüyor. Bu, tarihsel açıdan fevkalade bir paradoks olurdu. Korkarım Vatikan bu konuda tatsız bir yüzleşme yaşayabilir ya da kubbesine başka bir meteor düşebilir. Kaldı ki şöyle etrafınızdaki basılı ya da dijital yayınlar, açılış konuşmaları, basın bültenleri, dergiler, akademik makaleler, sosyal medya gönderileri, köşe yazıları ve söyleşilere -bilhassa iletişimciler, gazeteciler, metin yazarları ve editörlere- bir bakın. Kurunun yanında yaş da yanmasın ama bugün dolaşımdaki söylemlerin ne kadarı motamot yapay zekâ çıktısı değil ki?


Aziz Petrus Bazilikası üzerinde dron ve dijital ikiz / nokta bulutu modeli
Konuya dönelim. Vatikan’ın, Aziz Petrus Bazilikası’nın takdisinin 400. yılında ayinleri Translated şirketinin “Lara” adlı yapay zekâsıyla 60 dile anlık olarak çevirdiği biliniyor. Microsoft’la işbirliği içinde bazilikanın yapay zekâ destekli bir “dijital ikizi” de üretildi. Jübile Yılı’nda, 13 Eylül 2025’teki “Grace for the World” konserinde 3.000 dron, Aziz Petrus Meydanı’nın semalarına Michelangelo’nun Âdem’in Yaratılışı’nı ve Pietà’sını oluşturdu. O geceyi izleyen birinin Kilise’nin bir anlığına dronları kutsadığını düşünmemesi oldukça zor. İlk bakışta bu keskin bir çelişki gibi algılanabilir. Fakat Kilise’nin teknolojiye bakışı, tarih boyunca sanata bakışıyla hep aynı mantığa dayanmıştır. Araç yasaklanmamalı, ama efendi, yani “admin” olması engellenmelidir. Yine de yukarıda değindiğim gibi, kimin gerçekte “admin” olduğu konusunda bu son gelişenlerden sonra pek emin değilim. Ansikliğin kendi ifadesi, “silahsızlandırma”nın teknolojiyi reddetmek anlamına gelmemesi ve esasen insanlığa hükmetme izni vermemek olarak okunması gerektiği şeklinde. Metnin satır aralarında, popüler kültürün o tanıdık Terminatör ve “robotların dünyayı ele geçirmesi” fantezisine dair seküler anksiyetenin teolojik bir yankısı da hissediliyor. Vatikan bir yandan kendisine yönelen sembolik darbeyi iki bin yıllık ayinsel bir dayanıklılıkla soğururken, öte yandan aynı çağın teknik imkânlarını kendi teolojik yayılımı ve kamusal iletişim stratejisi için araçsallaştırıyor. Doğal. Özetle, güncel aktörlerin simülasyonla hakiki deneyimi birbirinden ayırma güdüleri, bir yandan Roma’nın en eski temsil stratejilerinde kendine bir benchmark (referans noktası) bulurken öte yandan çoktan Roma’yı aşıp bizzat cihazların ve uygulamaların mimarisine entegre oluyor.


JR, Diluvium, 2026. Vatikan Apostolik Kütüphanesi’nin Belvedere Avlusu’na bakan 16. yüzyıl cephesinde mekâna özgü yerleştirme, yaklaşık 30 × 70 m. İmge, Gustave Doré’nin 1866 tarihli Tufan gravüründen alınmış. 14 Eylül 2026’da açıldı. AQVA. Felaket ve Mucize sergisi kapsamında 25 Eylül 2026–14 Mayıs 2027 tarihleri arasında ziyarete açık. Sağda: Gustave Doré, Tufan (Le Déluge), 1866. La Sainte Bible selon la Vulgate için ahşap gravür illüstrasyonu.

İslam dünyasında da benzer bir arayış söz konusu. Ancak bu, çağdaş sanat ve tasarım alanlarına doğrudan tercüme edilmeyen, daha normatif ve sentezci bir arayış. El-Ezher, Vatikan ve Müslüman Âlimler Konseyi küresel yapay zekâ etiği üzerine ortak bir deklarasyon üzerinde çalışıyorlardı. Şeyhü’l-ezher Ahmed et-Tayyib’e göre metin neredeyse tamamlanmış, fakat Papa Francis’in vefatıyla süreç yarım kalmış. Bu esnada El-Ezher’in kendi bünyesinde yapay zekâ fakülteleri kurduğu basına yansımıştı. Suudi Arabistan Veri ve Yapay Zekâ Otoritesi (SDAIA) ile ICESCO’nun Eylül 2024’te ilan ettiği ve Mart 2025’te 53 üye ülkenin oybirliğiyle onayladığı Riyad Şartı ise tartışmayı İslam dünyasının etik ve yönetişim gündemine taşıdı. Buradaki kavram külliyatının farklılığı aşikâr. Tekrîm (insan onuru), emanet (sorumluluk bilinci) ve maslahat (kamu yararı) gibi fıkhî ve ahlâki terimler çembere alınıyor. Vatikan, yapay zekâ determinizminin büyülü cazibesine karşı çağdaş sanatın belirsizlik, sezgi, ifade ve küresel dolaşım gücünü masaya koyuyor. İslami kurumlar ise doğrudan avangard sanatsal stratejilerden evvel fıkıh kararları, etik şartnameler, devletlerarası protokoller ve arkeoloji ile kültürel miras programları gibi zanaat temelli alanlar ya da anonim klasik sanatlar üzerinden rutin bir hat izliyorlar. Bununla birlikte, küresel sanat pazarı ve kültürel altyapı yatırımlarının ağırlık merkezinin hızla Körfez’e ve daha geniş İslam coğrafyasına doğru kaydığının hassaten altını çizmek gerekir. Sanatı ve kültürü yapay zekâ karşısında ahlâki ve “en insani” bir argüman olarak konumlandırma potansiyeli de -sermayenin bütün o dayanılmaz çekim gücüyle birlikte- şu an en çok bu coğrafyada birikiyor gibi görünüyor.
Kabul, bu okumaya ve yazıya çeşitli ciddi itirazlar da yöneltilebilir. (1) Bu itirazların ilki kurumsallık açısından olabilir. Trienal, bir Venedik pavyonu gibi bağımsız bir tekel modelinin çok uzağında; olmamalı da. Üniversite kampüslerine dağılmış bir ağ olarak kurulmuş; yani eğitimin kalbine, gençlere ve külliyata, bizzat genç bilgiye yönelmiş durumda. Ancak dijital ekranlara entegre olan bugünün gençleri fiziksel kampüsle ne kadar iç içe? Üstelik sergilerin Boston ayağı bir kütüphanenin mütevelli heyetinin salonunda açıldı. Dolayısıyla bunu klasik, monolitik bir “yumuşak güç” (soft power) trafosu gibi okumak, işin pedagojik ve dağınık doğasını gereğinden fazla şişirmek olabilir. (2) İkinci itiraz bizzat “empati” kavramının kendisine yöneltilebilir. Psikolog Paul Bloom, Against Empathy’de (2016) empatinin dar odaklı bir el feneri gibi çalıştığını, yakını ve tanıdık olanı aydınlatırken uzaktakini tamamen karanlıkta bıraktığını savunuyor. Susan Sontag ise Başkalarının Acısına Bakmak’ta (2003), empatinin, izlenen acının sorumluluğuna ortak olmadığımızı kanıtlayan konforlu bir mazerete dönüşebileceğini vurgular. Trienal’in küratörü Nuno Crespo’nun dayandığı Martha Nussbaum’un edebî hayal gücü savunusu, şu an bu itirazlar karşısında giriş kapısında durup bekliyor. Bir diğeri ise kültürel dünyanın en aşina olduğu popüler bir kelimenin tarihi olacaktır. Empati, Robert Vischer ve Theodor Lipps’in estetiğindeki Einfühlung’tan, yani önce bir sanat eserinin içine hissederek girmekten doğdu ve insan ilişkilerine ancak sonra taşındı. Soyut sanatın kuramsal zeminini hazırlayanlardan -yine güzel sanatlar eğitimi alanlara bir hayli tanıdık gelecek- Wilhelm Worringer ise 1908’de Abstraktion und Einfühlung’da (Soyutlama ve Özdeşleyim/Empati) bunun karşısına soyutlamayı koymuş, soyutlama dürtüsünün insanın dünya karşısındaki tedirginliğinden doğduğunu anlatmıştı. Bugün kararsız difüzyon (diffusion) modellerinin ürettiği o ağır akışkan, yüzeysiz dijital soyutlamalar ile Vatikan’ın organik “empati” çağrısı arasındaki büyük tansiyon, Worringer’in bir asır önce kurduğu ikiliğe şaşırtıcı biçimde yeniden hayat veriyor. Bu önemli…

Sonunda geriye birkaç katmanlı bir sınav ve boş bir beyaz tahta kalıyor. Trienal, meteorun ve idrarın damladığı yere gerçekten bakabilecek mi? Cervantesvari bu tavırla acaba yaratıcı yapay zekâ değirmenlerine karşı yeteri kadar cüret gösterebilecek mi? Martha Rosler’ın ev içi mekânlara sızan savaşlarını, Mona Hatoum’un tekinsiz küresini, Gordon Matta-Clark’ın kesilmiş ve yarılmış binalarını, Maurizio Cattelan ile Andres Serrano’nun kurumsal imgede meydana getirdiği o “iyi huylu tümörleri” kendi ontolojik çelişkileriyle birlikte taşıyabilecek mi? Yoksa bütün bu radikal işleri “empati” ve “insan yaratıcılığı” şemsiyesi altında ehlileştirip yapay zekâ tahakkümüne karşı kullanışlı ama zararsız birer sembolik mühimmata mı dönüştürecek? Bunun cevabı elbette sergi afişinde ya da katalog metinlerinde yazmayacak. Zaten hazır cevapları olmasına da gerek yok; bu eserler hâlihazırda kendi tarihsel yükleriyle dolular. Ana sorunlar hangi acıların görünür ve iyileştirilebilir kalacağı, hangi imgenin evcilleştirileceği, hangi savaşların güvenli bir “sanatsal-kültürel mesafeye” alınacağı ve hangi yakıcı tanıklığın kamusal diplomasi diline tercüme edilirken gücünü yitireceği sorularında ve masumiyetin hakikatinde saklı. Papa haklı olabilir: Yapay zekâ hissedemeyebilir (gerçi hissetmesi gerekiyor muydu ki?). Fakat sanatın hissettirmesi de kendiliğinden adalet ya da mucize üretmez. İmge, tanıklığı mümkün kıldığı kadar, unutuşun en rafine biçimine de dönüşebilir. Her konuşmada, her projede ve her basın bülteninde örnek verilmekten neredeyse dile pelesenk olup aşınan Picasso’nun Guernica’sının bugün hâlâ bir kehanet gibi dimdik durmasının nedenleri, o kasabanın acısını kolektif bellekte unutulmaz kılabilmesi ve bunun doğru iletişim hakikatine ilişkindir.
Vatikan gerçek ringe tam burada çıkıyor. Çağdaş sanatla kurduğu bu “yeni-eski” ittifakta, Gazze gibi güncel soykırım ve yıkım sahalarını, mazlumları ve ötekileri ıskalamadan, sanatın o eleştirel fazlasını kendi kurumsal dilinde öğütmeden, tüketmeden ve tükürmeden taşıyabilecek mi? Kabul etmek gerekir ki çağdaş sanat kurumu da bunu her zaman başarmış sihirli ve kadife bir disiplin sayılmaz. Lakin başka disiplinlerin ve tektip medyanın düşünemediklerini ya da düşünüp de pratiğe dökemediklerini en uygun zamanda, en üst perdeden ve en insani şekilde sırtlanabilmiş; enerjisini sürekli yüksek tutabilen ender alanların başında gelir. Her defasında yeniden ringe çıkan, her seferinde son anda yerden kalkmayı başaran o ağır sıklet aynı zamanda en hassas tanıklığın da sahnesidir. Vatikan’ın şimdilik kayda değer bir hamlesi varsa, o da büyülü yapay zekâ determinizmine karşı tam zamanında ve hiç beklenmedik bir cepheden sembolik bir taş atabilmiş olması. O taşın camları gerçekten kırıp kırmadığı ise içeride nelerin ve kimlerin görünür kaldığına bakıldığında anlaşılacak. Bakalım bu sembolik taş -ya da kendi meteoru- ürkütülen yapay zekâ kurbağalarından çok, o görünmez kurumsal camları tuzla buz etmeye yetecek mi?

Paolo Sorrentino, The Young Pope, 2016, açılış jeneriğinden kareler. Jude Law’un canlandırdığı XIII. Pius, Hristiyanlık tarihinden sahneler betimleyen ünlü resimlerin önünden yürürken bir kuyruklu yıldız resimlerin içinden süzülür ve sonunda II. Ioannes Paulus heykeline meteor olarak çarpar. Sahne, Maurizio Cattelan’ın La Nona Ora (1999) adlı işine doğrudan bir gönderme.
YAZAR NOTU
Bu yazıyı yazarken Paolo Sorrentino’nun The Young Pope’unu (2016) yeniden izledim. Dizi çekildiğinde üretken yapay zekâ, bugün olduğu kadar gündelik hayata henüz nüfuz etmemişti. Sosyal medya ve akıllı cihazlar, özellikle Instagram, yine zirvedeydi. Gerçek Papa Francis de aynı yıl Instagram hesabını açmıştı. Sorrentino’nun kurgu papası XIII. Pius ise, tıpkı bugünkü XIV. Leo gibi, tarihin ilk Amerikalı papası. Dizinin ilk bölümünün başında, güne akıllı telefonunun (IPhone) alarmıyla başlıyor; fakat yüzünü dünyaya, topluma, kitlelere ve medyaya kapatıyor. Hatıra eşyalarına basılacak portrelerini reddediyor. İlk konuşmasını balkondan, ışıksız, yalnızca silüetiyle yapıyor. Gerekçesi de şöyle: Salinger, Kubrick, Banksy ve Daft Punk’ı örnek gösterip görünmezliği en güçlü pazarlama biçimi olarak ilan ediyor. Çünkü senaryoda ona göre yalnızca Yaratıcı vardır ve Yaratıcı’nın fotoğrafı yoktur.
Bugünden bakınca bu sahnede sahici bir kritik ve günümüze doğru farklı bir yorum yapabilme ihtimalini görüyorum. Papa akıllı cihazı başucuna kadar almış, imgesini ise elinde tutarak girdiyi kabul edip çıktıyı denetim altında tutuyor. Yedi yıl sonra, 2023’te, Discord üzerinden Midjourney’le üretilmiş Balenciaga marka beyaz şişme montlu bir Papa Francis görüntüsü akıllı cihazlarımıza sızarak dünyayı dolaştı ve papanın yüzü -imajı- kurumun iznine ihtiyaç duymadan çoğalmaya başladı. Velázquez’in X. Innocentius portresinden (1650) Francis Bacon’ın çığlık atan papasına (1953), oradan dijital AI papaya uzanan hattı sanat üzerinden net bir şekilde izleyebilmek mümkün, güzel ve zihin açıcı. Sorrentino’nun papası ise cevabını belki de on yıl önce vermek istiyordu. Her şeyin dijital üretilebildiği ve insanın “görünebilmek” uğruna kendi insanlığının dışına bile çıkabildiği bir gösteri çağında, sahiciliğin son sığınağı olarak “gösterilmeyen yüz”ü kurguladı.
Ne var ki Sorrentino bu güçlü kavramlar üzerine inşa ettiği sinematografiyi kendisinden beklenenin aksine ilk iki-üç bölümün ötesinde sürdüremedi. Dizinin ilerleyen bölümlerde küresel dizi endüstrisinin bilindik piyasa klişelerine teslim olup banalleştiği kanaatindeyim. Yine de ilk bölümden aklımda kalan bir ayrıntı var. Vaaz öncesi, o kutsal sayılan mekânın özel salonunun tam ortasında duran readymade gibi sergilenen bir su sebili ve plastik bardaklar vardı. Kilise’de arındıran su, Serrano’nun Piss Christ’inde tersine çevrilen insanın filtresinden mesanesinden geçen su, JR’ın Diluvium’unda ise kütüphanecilerin en büyük korkusu olarak belleği alıp götüren tufana dönüşen su. Sorrentino’nun sebili, gerçek arıtılmış “kutsal damacana” su olarak filmde sessizce 1 saniyelik bir sergi nesnesine dönüşmüş. Elbette ki rastlantı olmadığını düşünüyorum; çok zekice ve dahice olduğu kanaatindeyim.
Son olarak Vatikan’ın cephesine o devasa tufanı (Diluvium) yerleştiren JR’a dair küçük ama manidar bir parantez açarak bitireyim. Tıpkı Sorrentino’nun yüzünü gizleyen papası gibi, gerçek adını ve yüzünü şapkası ve koyu güneş gözlüklerinin ardında gizleyen 1983 doğumlu Fransız fotoğrafçı ve sokak sanatçısı JR, devasa ölçekli siyah-beyaz portreleri kentlerin mimari yüzeylerine yapıştırmasıyla tanınıyor. Agnès Varda ile çektiği Oscar adayı Visages Villages (2017) bir yana, sanatçının en çok konuşulan işlerinden biri, 2007’de İsrailli ve Filistinli insanların portrelerini Ayrım Duvarı’nın iki yüzüne karşılıklı olarak astığı Face 2 Face projesiydi. Bugün Orta Doğu’da yaşanan yıkımın ortasında, Ayrım Duvarı’na o yüzleri asan anonim sanatçının şimdi Vatikan’ın kalbine her şeyi yutmaya hazırlanan dev bir Tufan yerleştirmesi… Sanırım bu noktada açıklayacak, üzerine konuşacak pek bir şey kalmıyor.
Ahmet Albayrak
KAYNAKÇA
Kitaplar, makaleler ve görsel-işitsel kaynaklar
Archer, Michael, Guy Brett ve Catherine de Zegher. Mona Hatoum. Londra: Phaidon, 1997.
Ars Electronica (ed.). Future Begins – Negotiating Humanity: Ars Electronica 2026. Berlin: Hatje Cantz, 2026.
Bloom, Paul. Against Empathy: The Case for Rational Compassion. New York: Ecco, 2016.
Bonami, Francesco, Nancy Spector ve Barbara Vanderlinden. Maurizio Cattelan. Londra: Phaidon, 2000.
Cameron, Dan (ed.). Poetic Justice: 8. Uluslararası İstanbul Bienali. İstanbul: İKSV, 2003.
Doré, Gustave. La Sainte Bible selon la Vulgate. Tours: Alfred Mame et Fils, 1866.
Edwards, Steve. Martha Rosler: The Bowery in Two Inadequate Descriptive Systems. Londra: Afterall Books, 2012.
Enwezor, Okwui vd. (ed.). Documenta11_Platform 5: Ausstellung / Exhibition. Ostfildern-Ruit: Hatje Cantz, 2002.
Hou Hanru (ed.). Yalnızca Mümkün Değil, Aynı Zamanda Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik. 10. Uluslararası İstanbul Bienali. İstanbul: İKSV, 2007.
Lee, Pamela M. Object to Be Destroyed: The Work of Gordon Matta-Clark. Cambridge, MA: MIT Press, 2000.
Leo XIV. Magnifica Humanitas. Ensiklik. Vatikan, 15 Mayıs 2026.
Lipps, Theodor. Ästhetik: Psychologie des Schönen und der Kunst. 2 cilt. Hamburg ve Leipzig: Leopold Voss, 1903–1906.
Nussbaum, Martha C. Poetic Justice: The Literary Imagination and Public Life. Boston: Beacon Press, 1995.
Rosler, Martha. “In, Around, and Afterthoughts (On Documentary Photography).” 3 Works içinde. Halifax: The Press of the Nova Scotia College of Art and Design, 1981.
Rosler, Martha. Decoys and Disruptions: Selected Writings, 1975–2001. Cambridge, MA: MIT Press, 2004.
Sontag, Susan. Regarding the Pain of Others. New York: Farrar, Straus and Giroux, 2003. (Türkçesi: Başkalarının Acısına Bakmak.)
Sorrentino, Paolo (yön.). The Young Pope. Televizyon dizisi. Sky Atlantic, HBO ve Canal+, 2016.
Vischer, Robert. Über das optische Formgefühl: Ein Beitrag zur Aesthetik. Leipzig: Hermann Credner, 1873.
Worringer, Wilhelm. Abstraktion und Einfühlung: Ein Beitrag zur Stilpsychologie. Münih: R. Piper, 1908.
Çevrimiçi kaynaklar ve haberler
“Grace for the World” konseri, 13 Eylül 2025, Aziz Petrus Meydanı: 3.000 dron, Michelangelo’nun Âdem’in Yaratılışı’ndaki elleri gökyüzüne çiziyor. https://catholicleader.com.au/news/vatican-lights-up-with-drone-show-at-historic-grace-for-the-world-concert/
vatican.va (Magnifica Humanitas, 15.05.2026) · press.vatican.va (25.05.2026 takdim)
idealista.pt, 28.08.2026 (Lizbon sanatçı listesi) · ucp.pt · bc.edu (ArtCut Boston) · vaticannews.va (trienal takvimi)
wantedinrome.com, 16.09.2026 ve designboom.com, 14.09.2026 (JR, Diluvium) · vaticannews.va (Sounds of Loss)
theartnewspaper.com, 01.04.2026 ve artsy.net (Cattelan, La Nona Ora 2026)
techcrunch.com, 11.08.2026 ve thenextweb.com, 12.08.2026 (Anthropic filigranı) · digital-strategy.ec.europa.eu, 27.07.2026 (AI Omnibus)
euronews.com, 17.02.2026 (Lara, 60 dil) · catholicnewsagency.com (Grace for the World, 2025)
icesco.org ve spa.gov.sa (Riyad Şartı) · thenationalnews.com, 27.05.2025 (et-Tayyib) · egypttoday.com, 28.06.2026
fastcompany.com (ensikliğe teknoloji dünyasının tepkisi) · aljazeera.com, 25.05.2026 (Olah) · whitney.org ve sfmoma.org (Rosler, The Bowery) · therobertsinstituteofart.com ve qagoma.qld.gov.au (Hatoum, Hot Spot)
english.news.cn, 15.07.2026 ve twobirds.com (Çin, antropomorfik yapay zekâ etkileşim hizmetleri yönetmeliği)
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.



