
Dijital Sanat ve Etik
29 Mart 2026
Kadraj 2: İşte Öyle Bir Şey
14 Nisan 2026“Biz onu (Kur’an’ı) senin dilinle kolaylaştırdık ki onunla takvâ sahiplerini müjdeleyesin ve inatçı bir topluluğu uyarasın. Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Şimdi onlardan herhangi birinden bir varlık emaresi hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun?” (Meryem 19/ 97-98)
Bu yazıda Oliver Laxe’nin yeni filmi Sirāt’ın (2025), anlatı düzleminde bana hissettirdiklerini ve düşündürdüklerini ele alacağım. Mimosas (Mimozalar, 2016) ve O Que Arde (Yanan Ne Varsa, 2019) filmlerinden tanıdığımız Laxe’nin Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne lâyık görülen bu son yapıtı, yukarıdaki Meryem sûresi âyetlerinin görsel bir yorumu, adeta bir şerhi niteliğinde.
Filmi çağdaş bir Kral Lear uyarlaması olarak okumak da mümkün. Mimosas’ta zamanlar üstü bir Don Kişot anlatısı kuran Laxe, bu defa o kadim insanlık trajedisini daha “zamana bağlı” bir düzlemde beyaz perdeye aktarıyor. Yönetmenin film dilini tarif etmek için akla gelen ilk kavram “brütalist” oluyor: Çölün, sesin ve müziğin insanı ezdiği, ancak insanın da kendi içinde tüm bu dış unsurları aşan sakin bir vahşet barındırdığını gösteren sert bir dil… Benzer bir durumu Dune’da da görmüştük. Orada da ölçüler brütal düzeydeydi fakat insan tüm kırılganlığına rağmen bu vahşete komuta edebilen bir boyuta sahipti. Nitekim Paul ve Fremenler, o devasa çöl solucanına hükmedebiliyorlar, Paul nihayet “ses”e sahip olabiliyordu. Sirāt’ta da durum benzerdir: Tabiat ve olaylar başlangıçta insana baskın gelse de nihayetinde üstün gelen insandır. Elbette her insan değil. Film, bu üstünlüğün şartlarını düşünmemiz için bir işaret fişeği ateşliyor bize.

Filmin en üst katmanında, çaresiz bir babanın küçük oğluyla birlikte kızını arayış hikâyesi mevcut. Adının Marina/Mar olduğunu öğrendiğimiz genç kız muhtemelen yine bir arayış neticesinde müzik, alkol ve uyuşturucu gibi dışsal faktörlerle bedensel bir “kendinden geçme” hâli ya da sahte/pseudo bir vecd tecrübesi yaşamak için Fas’ın ıssız bölgelerindeki rave partilerine katılmaktadır. Baba Luis ve oğlu Esteban, Mar’ı bulmak için bu partileri dolaşırken beş kişilik bir ekiple tanışırlar; Luis’i oğlunun da yüreklendirmesiyle, bir ümide tutunarak bu ekibi takip etmeye başlarlar. Film, bu takibin bir yoldaşlığa ve kader ortaklığına dönüşme sürecini anlatır. Bu noktada arka plandaki detay kritiktir: Bölgede ciddi bir savaş başlamıştır. Hatta karakterlerden biri, “Üçüncü Dünya Savaşı başladı herhalde.” der. İlk partiyi sonlandıran ve hedefe ulaşmayı zorlaştıran da bu savaş hâlidir. Karşımızdaki tablo şudur: Büyük bir yıkım yaşanırken bir grup insan hâlâ “partilemek” için mücadele vermekte, hayatını ortaya koymaktadır. İşte buradan daha derin bir katmana ineriz.
Bir alt katmanda bizi metafizik bir yolculuk karşılar. Sirāt, isminden de anlaşılacağı üzere bir yol filmidir. Kur’ân-ı Kerîm’de “dosdoğru yol” (sırât-ı müstakim) şeklinde sıkça zikredilen bu kelime, hadislerde de cennet ile cehennem arasındaki çetin geçit için kullanılır. Film aslında bu düzlemde ilerler: Önce istikamet arayışı, ardından bir kurtuluş yolu olarak “sırât”… Beş partici ile Luis ve oğlunun yolları bu arayışta kesişir.
Particiler mutlak özgürlük ve mutluluk peşindedirler, ancak bu arayış bazen çıkmaz sokaklara varır. Bu noktalarda arayıcıdan beklenen, bir nefis muhasebesiyle rotayı güncellemektir. Luis’in yolculuk boyunca en dikkat çekici özelliği, rotayı güncelleyebilme kabiliyetidir. Nitekim bu sayede yolun sonuna -menzile- varabilen ender arayıcılardan biri olur.
Filmin otuzuncu dakikasında, menzile ulaşacak üç kişiden biri olan Steffi, çölde benzin aldıkları insanların kullandıkları bir kulübeye girer. İçeriden gelen Kur’an tilaveti onu kendisine çekmiştir. Televizyonda Kâbe’den canlı yayın verilmekte, fonda ise yazının başında zikrettiğimiz Meryem sûresi ayetleri okunmaktadır. Steffi bu tilavetten derinden etkilenir. Esasen filmin tamamı bu âyetlerin bir açılımı sadedindedir. Âyetlerde hidayetin, yani sırât-ı müstakimin “kolaylığına” vurgu yapılır. Rasûlullah bu yolu kolayca ve güzelce ifade edebilmiştir. Böylelikle fıtratını koruyanları mutlulukla müjdelemiş, korumayanları ise kendi kendilerini mutsuz edecekleri hususunda uyarmıştır. Devamında ise Hz. Peygamber’den önce, fıtratının sırât-ı müstakim çağrısına kulak vermeyen nice insanın helâk olduğuna işaret edilir. Onlardan herhangi bir eser de kalmamıştır; hâlbuki onlar bu dünyada kalıcı olmak istemişlerdi…

Buradan hareketle filmdeki bunca çilenin aslında “yersiz bir arayışa” işaret ettiği söylenebilir. Filmin sonunda Luis, Josh ve Steffi’yi bir trenin üzerinde, kalabalıklar içinde görürüz. Bu sahne bize şunu fısıldar: Onlarca insan, düz bir yoldan, sırât-ı müstakimi simgeleyen demiryolundan, Luis ve arkadaşlarının kendi kendilerine çektirdikleri gereksiz acılara maruz kalmadan gelmişler ve yollarına devam etmektedirler. Luis aradığı şeyin zaten kendi içinde olduğunu fark ettiğinde -ardındaki iki arkadaşı gibi- olayların, mayınların ve uçurumların kurbanı olmaktan kurtulur ve “kurtuluş treni”ndeki yerini alır.
Çünkü sırat-ı müstakim kolaydır, güzel olandır. İnsanın sahte bir biçimde, uyuşturucularla kendinden geçerek oraya varmaya çalışmasına hiç gerek yoktur. Ancak içine doğru eğilerek, sahte kendiliklerinden geçerek gerçek vecde ulaştığında zaten o sırât-ı müstakimde olduğuna şahit olabilecektir. Zaten var olanın, farkına varmış olacaktır; hepsi bu. İşte bu yüzden Luis, sahte düşüncelerine esir olmadan, dosdoğru yürüdüğünde mayınlar onu durduramaz.
Sirāt, insanın temel açmazlarına çarpıcı bir şekilde dikkat çektiği ve seyirciyi kendi içsel yolculuğu üzerine düşünmeye sevk ettiği için oldukça başarılı bir yapım. Laxe, iç çelişkilerimizi sansürlemeden tasvir ederken Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da veya Kış Uykusu filmlerinde yaptığı gibi çelişkiler yumağını gösterip seyirciyi öylece ümitsizlik içinde ortada bırakıp kaçmıyor. Gördüğü hakikati olduğu gibi gösteriyor; ta ki seyirci de kendi içsel yolculuğunda ümitsizliklere kapılmasın, doğru yolun esasen zor olmadığını görebilsin.
Abdullah Taha Orhan
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




