
The Walking Dead: İnsan İnsanın Zombisidir
22 Eylül 2026Ben kadere inanırım. Kader benim babamdır ve aslında dedemdir. Kader, atalarımdan beri taşıyageldiğim şu ten rengi, kan, lif ve dokudur. Hatta dedemin ta Avusturya’dan karısına getirdiği şu renkli resim çerçevesidir. Gayet süslü, çiçek kabartmalı, porselen bir çerçevedir ama hikâyesi sınırları aşmıştır. Dornbirn’deki bir vitrinde beğenilip Sinop Türkeli’nin Gündoğdu köyüne taşınan bu hediye, yapıştırılmış kırık parçalarıyla şimdilerde yıkılmaya yüz tutmuş asırlık bir köy evinin sofasında toz içinde beklemektedir. Muhtemelen Uzak Doğu’da üretilmiş, el boyaması, bronz çerçeveli bu resimliğe bir bebek fotoğrafı yerleştirilmiş ve resmin arkasına bir bayram tebriği iliştirilmiştir. İşte o fotoğraf benim bebekliğimdir. Bu kader değil de nedir? Bu kader değilse nedir?
Bu kaderdi: fatalite. İnsan, yazgısını son âna değin yaşardı.
Her yazgının bir yazanı vardı.
Benim kaderimi dedem yazdı.
Sabah hava aydınlanmadan işe giden, bütün gün torna makinasının başında demiri eğip büken, akşam eve yorgun argın dönen, ellerindeki nasırlarla birlikte içindeki memleket hasreti de büyüyen ve tıka basa doysa bile ağzının tadı hep eksik kalan bu dededen babama, ondan da bana dilimizde bir pas lekesi kaldı ve çıkmak bilmedi.
Birkaç parça eşyasını koyduğu tahta bavuluyla ilk durağı Münih tren garına giderken üç-beş sene çalışıp biraz para biriktirdikten sonra geri dönmeye niyetlenen dedemi, kırk iki sene boyunca kopamadığı gurbette en iyi tanımlayan kelime yorgunluk idi… Her geçen gün daha da ezici biçimde omuzlarına çöken bir bitkinlik. Diline yabancı ve yüzünü ne yana dönse kendini ait hissetmediği bir şehirde kör bir yalnızlık bir de. Dornbirn’den Gündoğdu köyüne taşınan vintage resim çerçevesinin o evdeki hâli gibi eğreti bir duruş, ağır ve sürüncemeli günler; duvarın soğukluğu, tahtanın gıcırtısı, kapının ağırlığı… Onu bir sanat filmindeki gibi uzun iç çekişler ve yavaş hareketlerle hatırlıyorum. Sanki bir çarşının göbeğinde, caddenin kenarında değil de çorak bir manzaranın içindeydi. Kulağı ayak seslerini dinler gibi tetikteydi hep. Çocukluğunun geçtiği yerlerden uzak olmanın verdiği bir histi belki de bu.

Her sabah aynı saatte uyanan, kahvaltısını eden, işe giden ve 35 yıldır aynı evde oturan bir adamdı. O ev zamanla onun beyninin içine işledi. Hatta öyle bir kazındı ki izin zamanlarında bile dışarıdaki curcunaya, açık havaya, harekete, kokuya duyarsız kaldı. Bir göl gibi duruldu. Tüm bunlar birdenbire değil usul usul gerçekleşti; sıkışıp kaldığı gurbet kronik uyuşma hâlinde bütün vücudunu sardı ve o koca şehrin içinde bir küçücük odaya sıkışıp kaldı.
Ben Dornbirn’de doğdum. Ve hayat yavaşça etrafımda dönmeye başladı ya da ben onun etrafında büyümeye başladım, bilemiyorum. Dedem –son sekiz yılını nihayet köyünde geçirebilse de– hep bir hasretlik duygusu içinde ömrünü tüketti. Gurbetteyken köyünü, köyündeyken gurbette kalan çocuklarını özledi. On iki yaşına gelince yanına alabildiği babam ise aksanlı Almancasıyla ne Avusturya vatandaşı olabildi ne de Türk; burada yabancı, memleketinde gurbetçi olarak kaldı. Bense hayatım boyunca oradan oraya gezdim, gittiğim yerlerin dilini konuşmakta zorlanmadım. Ama kendi dilime, atalarımın diline yabancıydım. Yetersiz Türkçem ve aksanlı konuşmamla –kelimelerin arka planındaki o derinliği kavrayamayışım bir yana– yeni okuma-yazma öğrenen bir çocuk gibiydim.
O kadar çok dolaştım, o kadar çok insan tanıdım ki oradan oraya savrulup durdum. Sonra öyle bir an geldi ki kafamın içindeki gürültüyle baş edemez oldum. Bu nasıl bir hâl ise –bir yastık bile olsa– tanıdık bir eşya, bir ses, bir ritim, bir koku aradım. Bulamadım. Öyleyse benim yerim neresiydi? Evim neresiydi? Ben nereye aittim?
İşte o zaman kendimi bu köyde, dedemin evinde buldum. Şüphesiz o yer tam olarak burası değildi; tam olarak öteki de değildi. Yoksa ikisi arasında uzayıp giden şu andan mı ibaretti? Bilmiyordum. Yine de iliklerime kadar nüfuz eden bir his, bir anlam ağı, bir kök beni buraya kadar taşımıştı; bazı şeyler tasavvur edilemez, sadece hissedilirdi. Sonra kendimle göz göze geldim, fotoğrafımla. Parlak ve masum bakışlarım çerçeveden taşıyordu…
Nermin Tenekeci
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




