Şiirsel sinemanın öncülerinden kabul edilen, filmlerinde dört elemente (ateş, su, hava ve toprak) sıkça yer veren Andrei Tarkovski, filmlerini yaşadığı coğrafyanın insanlarının hikâyelerinden üretir. Tarkovski, yönetmenlik yolculuğunda sıklıkla sanat ve doğadan ilham alırken yolu ressam Andrei Rublev ile kesişir. Ressamın sanat üslûbundan ve eserlerinden etkilenerek/esinlenerek aynı adlı filmini [1] çeker.

Filmin başlarında bir atın toprak üzerinde debelenişi ve dizleri üzerinde oturduğu sahnede yönetmenin “Ve işte tam bu noktada bende, sabitleştirilmiş, mühürlenmiş zaman düşüncesi şekillenmeye başladı.” cümlesine denk düşen bir imge ile karşılaşır izleyici. Tatarlar ile savaş halinde olan Rus halkının içinde bulunduğu durumu anlatan film boyunca, ressamın kendisini, daha doğrusu sanatını tekrar keşfetmesinin beyazperdedeki yansımalarının yanı sıra atlarla ilgili sahneler de çok sık görülür. Peki yönetmen dörtnala giden atlara neden bu denli çok yer verir? Esareti, sessizliği, teslimiyeti, kurtuluşu ve faniliği daha iyi betimlemek için mi?

Tarkovski için sanat, hem hakikat arayışının bir basamağı hem de umudu, inancı, aşkı ve güzelliği güçlendiren bir değerdir; bu bakımdan sanatçıyı da insanın manevi içgüdüsünün temsilcisi kabul eder. Filmin başkişisi, ikona ve fresk sanatçısı Andrei Rublev’dir. Filmde ressamın mistik yolculuğu yanında Ortaçağ Rusya’sının içinde bulunduğu esaret durumunu da sergiler yönetmen. “Esaret”; tutsaklık, kölelik, esirlik ve aşırı bağımlılık anlamlarına gelir. Aşırı bağımlılık, hem maddi hem de manevi bağlamda düşünülebilir. Filmin kahramanının yaşadığı coğrafyanın savaş nedeniyle esaret dolu günleri yanında ressamın sanatına aşırı bağımlı olması ile karşılaşır izleyici. Rublev, bir ikona sanatçısıdır; duvarlara ve özellikle ahşap paneller üzerine kutsal sayılan kişiler ve olayların resimlerini yapar. Ressam, işlediği büyük bir suçun ağırlığıyla sanatına olan saygısından dolayı köşeye çekilir; uzun süre fırçalara, boyalara elini sürmez ve konuşmayı reddeder. Çünkü birini öldürdüğü için artık kutsal şeyleri resmetmeye hakkı olmadığını düşünüyor gibidir.

Filmin bir başka sahnesinde de esaret havasıyla karşılaşılır. Tatarlarla savaşan Rus halkıyla beraber hayvanların da içine düştüğü durum gözler önüne serilir: Üzerindeki askeriyle dörtnala koşturan atlar ve askerini düşmana kaptıran bir at… Hücum hâlindeki atlar arasında merdiven basamaklarından kayarak sırt üstü düşen bir at dikkat çeker. Sahibi düşman tarafından çoktan katledilen atın düştüğü yerden kalkıp kalkmadığı gösterilmez ama güçlü bir simge olarak at/lar bu sahneyi canlı tutar. Hem saldıranların hem de saldırılanların, hem güçlülerin hem de güçsüzlerin yanındadır atlar. Yönetmen kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Doğrusunu söylemek gerekirse, at film boyunca hayatın tanığı ve simgesi.” cümlesini dile getirir. Evet, atlar hem insanların esaretine tanıktır, hem sessizce çaresizliğe esirdir hem de zafer sarhoşluğu yaşayanlara eşlik ederler.

Film, Rus ressam Andrei Rublev’in hayatını anlattığı için otobiyografik bir hüviyette. Ayrıca savaş sırasında kadınların maruz kaldıkları saldırılar, savaş koşulları, halk ve soylular arasındaki çatışmalar, ferdi maneviyatın tekâmülü ve ahlâkın yozlaşması hakkında kapsamlı biçimde fikir de verir. Mağdurların seslerini çıkartamayışları, kurtuluş umuduyla kiliseye sığınmaları, sessiz yakarışların dualara karışması, filmdeki etkileyici sahneler arasındadır. Savaş esnasında insanlar ölür, kiliseler yağmalanır; eşyalara, süslemelere, resimlere zarar verilir; kiliseye sığınmış halkın kılıçtan geçirildiğini izler seyirci. Savaşın getirdiği yorgunlukla sağ kalan insanlar bir köşeye çekilmişlerdir. Rublev, kollarını çaprazlama kavuşturup kendisini sararak kilise içinde saldırıdan kalan izlere bakmaktadır. Kilise kapısını arkasına alır ve ölümün sessizliği ile yaşamın nefesi arasındaki insanların arasında gezinir. Bu esnada kiliseye bir at girer. Atın sırtında bulunan eyeri, savaşçısını kaybetmiş bir at olduğu mesajını verir. Kar taneleri gibi düşen küllerin arasında, tam ressamın arkasında yer alır at. Her şeye tanık olduğunu sessizce ifade eder; sadece toynaklarını yere vurarak çıkardığı sesle tepki verir. Savaşa en çok tanık olan odur; çünkü savaşta ölen bir askerin yoldaşıdır… Ayrıca olan biten her şeye, yani hayata teslim olmuştur.

Film, baştan sona karakterler üzerinden seyreder, bu yüzden de bir resim gibi kurgulandığı izlenimini verir. Film her ne kadar bir ressamın yeteneğini ortaya koymak için çekilmiş olsa da daha ziyade Rublev’in içinde yetiştiği kiliseyi ve bununla irtibatlandırılabilecek manevi enstrümanları gösterir. Filmin bölümleri de keşiş Rublev gibi manevi bir hava taşır: Ön Söz, Soytarı, Yunan Theophanes, Andrei’ye Göre Tutku, Şölen, Kıyamet, Yağma, Sessizlik, Çan, Son Söz. Yönetmen belki de resim sanatına manevi bir hüviyet yüklemek istediği için ressama ahlâkın, umudun ve inancın temsili görevini vermiştir… Ressamın olan biten her şeye teslim olması da belki bu nedenlerden kaynaklanır.

“Teslimiyet”, filmde çok farklı veçhelerde kendisine yer bulur. Bir şeye karşı koyamama, boyun eğme anlamlarına gelen kelimenin vücut bulmuş hâli ise bizzat ressamdır. Önce yaşanan zulümlere karşı dur diyemediği için resim yapmayı bırakır. Tutkusu yerine sessizliğe, hareketsizliğe, sanatsızlığa teslim olur. Sonra da içinde yeşeren sanat tutkusuna yenik düşer ve eşsiz ikonalar vücuda getirir; bu kez sanata teslim olur.

Teslimiyet örneği görülen bir başka sahnenin öncesinde prens, çan yapılmasını ister. Çan ustası öldüğü için bu iş, ustanın çocuk yaştaki oğlu Boriska’ya kalır. Boriska, hayatta kalabilmek için babasının çan yapımı hakkında ona verdiği sırlar doğrultusunda çanın yapımını üstleneceğini söyler. Çan yapıldıktan sonra Boriska, babasının ona çan yapmanın sırrını öğretmediğini itiraf eder. Çandan ses gelip gelmeyeceğinin beklendiği sahnede Boriska ses çıkmazsa başına gelecek felâketi bildiği için korkudan dizlerinin üzerine çöker. Yaşayacağı her şeye teslim olduğunu gösterir bu hâliyle. Çandan ses geldiği anda Rublev ekrandadır ve sahnede hızlı bir geçiş olur. Herkesin koyu renk giydiği tahmin edilen bu sahnede beyazlar giyinmiş bir kadın, (doru renkli olduğu tahmin edilen) atın dizginlerini tutmuş ve gülümseyerek kalabalığın arasına karışmıştır. Çaresizliği umuda dönüşen Boriska, azmi ve cesareti ile Rublev’e örnek olur; sanatçı tekrar resim yapmaya başlar. Peki neden yine atı görür izleyici? At neden en krizli anları gösteren sahnelerden sonra sessizce gelip geçer kalabalıklar arasından? Atın bu sahnedeki görevi, sanatçının bir sonraki evresini işaret eder cinstendir. Ressamın, keder, günah, ikiyüzlülük ve nice gayri-sahih anların boyunduruğundan kurtularak sanatçı kişiliğine yeni bir tutum getireceği mesajını verir sanki at. Filmde, hayatın simgesi olarak işaret edilen at/lar, estetik bir atmosferde gösterilir her zaman. Savaşın şiddeti de hep onların üzerinden seyirciye taşınır. Yönetmen, görsel etkileyicilik içinde gösterdiği atları, kendi yorumuyla simgeleştirir. Atlar belki de kurtuluşun simgesidir.

Film -bir sahne haricinde- baştan sona siyah-beyaz. Renklendiği kısma geçmeden önce hem atların filme katkısını hem de ressamın sanatına geri dönüşünü biraz daha genişleterek ele almalı. Çan yapımı sırasında Rublev hâlâ resim yapmamaktadır. Çan işi bittiğinde, akıbetini bekleyen Borsika’yı görür ve şu cümleleri kurar: “İnsanlar için ne mutlu bir gün. Sen onları mutlu ettin ve kendin ağlıyorsun. Gel beraber gidelim, sen çan yaparsın, ben ikona yaparım.” der. Çanı nasıl yapması gerektiğini bilmemesine rağmen bu zorlu görevi üstlenen Boriska aslında bu zanaate olan tutkusunu göstermiştir Rublev’e. Boriska’nın cesareti ve azmi, ressamın kendisini hapsettiği esaretten kurtarması ve sanata teslim olması gerektiğini hissettirir. Artık zulme karşı bir şey yapamadığı düşüncesinden vazgeçerek -bir nevi suçunun diyetini ödediğini düşünerek- sanatını icra etmek için geri dönmüştür. Ressamın içindeki sanat tutkusu kurtuluşa erer; ikona sanatı duvarlarda, fresklerde yer bulur. Biri üreterek, diğeriyse susarak içsel süreçlerini farklı şekillerde yaşayan iki sanatçının sanat anlayışlarının nasıl şekillendiğini ve olgunlaştığını gösterir bir yanıyla film. Filmin son sahnelerinde ressamın sanat eserlerinden oluşan renkli bir görsel şölen sunar yönetmen.

Filmin son saniyelerinde yağmur damlaları altında, bir dere kenarında otlayan atları görür izleyici. Filmde ressamın resimleri dışında renkli olarak gösterilen tek sahne budur. Tarkovski bu sahne için bir söyleşisinde şunları kaydeder: “(…) Film yağmur altındaki atların görüntüsüyle bitiyor. Bu görüntüyle hayatın özüne geri dönmek istedik; bende atlar hayatı simgeler. Bu benim içimdeki öznel bir görüş olabilir ama gerçek şu ki bir at gördüğümde hayat kanımda dolaşıyormuş gibi hissederim.”

Filmlerinde gerçek dünyada var olan öğeleri kendine has yöntemlerle kullanan Tarkovski, kendi imgelerini aktarmak için bu öğelere sıkça yer verir. Andrei Rublev filminde en belirgin figürün at olduğu söylenebilir. At, bu filmde hem hayatın hem sanatın temsilî bir taşıyıcısı hükmündedir.


[1] Andrei Rublev (Tarkovski, 1966) filmi için, https://www.youtube.com/watch?v=DpF7aAyI-JU


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın